Egemen bir devletin görevdeki liderinin, başka bir devlet tarafından zor kullanılarak alıkonulması, çağdaş uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu tür bir eylem ne hukuki ne de meşru bir zemine oturur. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilmeye çalışılan uluslararası düzenin fiilen inkâr edilmesi anlamına gelir.
Uluslararası hukuk düzeni, devletlerin egemen eşitliği ilkesine dayanır. Bu ilke yalnızca sınırların dokunulmazlığını değil, aynı zamanda bir devletin siyasal iradesinin ve en üst temsil makamlarının dış müdahaleye karşı korunmasını da kapsar. Görevdeki bir devlet başkanının zorla ülke dışına çıkarılması, bu ilkenin askıya alınması demektir. Hukukun geri çekildiği noktada, belirleyici olan artık güç ilişkileridir.
Bu olay, uzun süredir teorik olarak tartışılan bir gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur. Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin rızasıyla işleyen kırılgan bir yapıya sahiptir. Hukuk evrensel ve bağlayıcı bir norm olmaktan çıkıp, seçici biçimde uygulanan bir araca dönüştüğünde, düzen üretme kapasitesini de kaybeder.
Uyuşturucu ile mücadele, terörle mücadele ya da ulusal güvenlik gibi gerekçeler bu tür bir eylemi hukuken meşru kılmaz. Uluslararası hukukta bireysel cezai sorumluluğun tespiti ve yargılama yetkisi, tek taraflı güç kullanımıyla değil, yetkili uluslararası yargı mekanizmaları aracılığıyla işletilir. Aksi hâlde her devlet, kendi değerlendirmesini evrensel hukuk normu olarak dayatma hakkını kendinde görür.
Bu tür eylemlerin en tehlikeli sonucu emsal teşkil etmesidir. Hukukta emsal düzeni güçlendirir, güç siyasetinde emsal ise kaosu büyütür. Bir kez bu kapı açıldığında, benzer yöntemlerin başka aktörler tarafından da kullanılması kaçınılmaz hâle gelir. Böylece devlet başkanlarının dokunulmazlığı aşınır, diplomasi alanı daralır ve uluslararası ilişkiler güven zemininden uzaklaşır.
Bu gelişmenin bir diğer boyutu normatif meşruiyet meselesidir. Hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi kavramlar, yalnızca söylem düzeyinde dile getirildiklerinde değil, somut davranışlarla desteklendiklerinde anlam kazanır. Bu kavramları dış politikanın merkezine yerleştirip, fiiliyatta ihlal eden bir yaklaşım, söz konusu değerleri evrensel olmaktan çıkarır ve araçsallaştırır.
Paradoksal olarak bu tür güç gösterileri, hedef alınan devleti zayıflatmaktan çok, uygulayan devletin meşruiyetini aşındırır. Sert güç kısa vadede sonuç üretebilir; ancak meşruiyet kaybı orta ve uzun vadede telafisi zor zararlar doğurur. Kalıcı güç, yalnızca askeri veya ekonomik kapasiteyle değil, kurallara uyma iradesiyle inşa edilir.
Bu nedenle yaşananlar tekil bir siyasi kararın ötesinde, küresel düzen açısından bir kırılma noktasıdır. Bu kırılma, dünyayı hukukun belirleyici olduğu bir sistemden, gücün belirleyici olduğu bir sisteme doğru iter. Böyle bir dönüşüm yalnızca küçük ya da zayıf devletler için değil, tüm uluslararası sistem için istikrarsızlık üretir.
Sonuç olarak burada tartışılan mesele bir liderin akıbeti değildir. Tartışılan mesele, uluslararası düzenin hangi ilkelere dayanacağıdır. Hukukun mu yoksa gücün mü belirleyici olacağına dair bir tercihle karşı karşıyayız. Bugün ortaya çıkan tablo, hukukun geri çekildiği ve gücün öne çıktığı bir dünyaya işaret etmektedir.
BU TÜR EYLEMLERİN DÜNYAYA VERECEĞİ ZARARLAR
Bu tür bir müdahalenin dünyaya vereceği ilk zarar, güven duygusunun ortadan kalkmasıdır. Devletler, en üst düzey temsil makamlarının dahi dokunulmaz olmadığını gördüklerinde, hiçbir uluslararası temasın güvenli olduğuna inanmaz. Bu güvensizlik ortamı, diplomatik ilişkileri zayıflatır ve devletleri daha savunmacı, daha sert ve daha içe kapanık politikalar izlemeye iter.
İkinci zarar, uluslararası hukukun seçici ve araçsal bir yapıya dönüşmesidir. Hukuk, güçlü devletlerin işine geldiğinde hatırlanan, işine gelmediğinde görmezden gelinen bir enstrümana dönüştüğünde, bağlayıcılığını kaybeder. Bu durum, özellikle orta ve küçük ölçekli devletler açısından hukuka uyma motivasyonunu ortadan kaldırır. Hukukun bağlayıcı olmadığı bir sistem ise sürdürülebilir değildir.
Üçüncü zarar, emsal etkisidir. Böyle bir eylem, istisnai olarak sunulsa dahi fiiliyatta bir kapı açar. Açılan bu kapı, başka aktörlerin de benzer yöntemleri kendi gerekçeleriyle meşru görmesine zemin hazırlar. Bu da uluslararası ilişkileri kuralların değil, güç dengesinin belirlediği bir alana dönüştürür.
Dördüncü zarar, diplomasinin işlevsizleşmesidir. Diplomasi, krizlerin yönetilmesi ve çatışmaların önlenmesi için geliştirilmiş temel mekanizmadır. Liderlerin fiilen hedef hâline geldiği bir ortamda, müzakere ve diyalog anlamını yitirir. Diplomatik kanallar daraldıkça, gerilimler daha hızlı tırmanır ve çatışma ihtimali artar.
Beşinci zarar, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi normatif değerlerin küresel ölçekte aşınmasıdır. Bu değerler, yalnızca teorik ilkeler değil, uluslararası düzenin meşruiyet kaynağıdır. Bu ilkeleri savunduğunu iddia eden aktörlerin fiiliyatta ihlal etmesi, söz konusu değerlerin evrensel niteliğini zedeler ve onları siyasi araçlara indirger.
Altıncı zarar, küresel kutuplaşmanın derinleşmesidir. Hukukun zayıfladığı her ortamda, devletler kendilerini hukuki mekanizmalarla değil, ittifaklar ve askerî güç yoluyla korumaya yönelir. Bu da dünyayı daha bloklaşmış, daha öngörülemez ve daha çatışmaya açık bir yapıya sürükler.
Son olarak, bu tür eylemler uzun vadede bizzat yapan devletin kendisine de zarar verir. Meşruiyet kaybı, güven kaybı ve normatif güç kaybı, kısa vadeli güç gösterileriyle telafi edilemez. Uluslararası sistemde kalıcı ve sürdürülebilir etki, yalnızca güç kullanımıyla değil, kurallara uyma iradesiyle sağlanır.
Bu nedenle bu tür müdahaleler, yalnızca anlık siyasi kazanımlar üzerinden değerlendirilmemelidir. Bu müdahaleler, dünyanın daha güvensiz, daha istikrarsız ve daha çatışmalı bir yere evrilmesine hizmet eder. Hukukun geri çekildiği bir dünyada, hiç kimse gerçekten güvende değildir.
Av. Levent Temiz