Amerika Birleşik Devletleri ile Venezuela arasında uzun süredir devam eden gerilim, çağdaş uluslararası ilişkiler literatüründe güç siyaseti, egemenlik, müdahale ve yaptırımlar tartışmalarının en belirgin örneklerinden birini oluşturmaktadır. Venezuela’daki siyasal istikrarsızlık, ekonomik çöküş ve insan hakları ihlalleri iddiaları, iki ülke arasındaki ilişkileri yalnızca ikili düzeyde değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel ölçekte değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Uluslararası ilişkiler kuramları açısından bakıldığında, ABD–Venezuela ilişkileri ağırlıklı olarak realist bir çerçevede şekillenmiştir. ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikaları, enerji kaynaklarına erişim, bölgesel nüfuz alanlarının korunması ve ideolojik denge gibi stratejik çıkarlarla ilişkilendirilirken; Venezuela, özellikle Hugo Chávez döneminden itibaren anti-emperyalist söylem ve çok kutuplu dünya vurgusuyla ABD karşıtı bir dış politika hattı izlemiştir. Bu karşıtlık, iki ülke arasındaki ilişkilerin iş birliğinden ziyade çatışma ve karşılıklı güvensizlik temelinde gelişmesine yol açmıştır.
Uluslararası hukuk açısından temel tartışma, egemenlik ve içişlerine karışmama ilkeleri etrafında yoğunlaşmaktadır. ABD’nin Venezuela’ya yönelik ekonomik yaptırımları ve siyasal müdahale niteliği taşıyan girişimleri, Venezuela yönetimi tarafından Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan egemen eşitlik ve kuvvet kullanma yasağının ihlali olarak değerlendirilmektedir. Buna karşılık ABD, bu politikaları demokratik meşruiyet eksikliği ve insan hakları ihlalleri gerekçeleriyle savunmaktadır. Bu durum, uluslararası hukuk normları ile büyük güçlerin siyasal çıkarları arasındaki yapısal gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu gerilimin en tartışmalı boyutlarından biri, 2019 yılında Juan Guaidó’nungeçici devlet başkanı olarak tanınmasıyla görünür hâle gelen tanıma sorunudur. Devletlerin ve hükümetlerin tanınması, hukuki olmaktan ziyade siyasal bir pratik olarak işlediğinden, uluslararası hukukun tarafsızlığı ve bağlayıcılığı konusunda ciddi eleştiriler doğurmuştur. Tanıma kararları, mevcut iktidarın meşruiyetini fiilen sorgulayan araçlara dönüşmüş; bu durum uluslararası sistemde hukuki istikrarı zedelemiştir.
Bu çerçeveye ek olarak, 3 Ocak 2026 tarihinde ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği askerî operasyon ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zorla alıkonulması, uluslararası hukukun sınırlarının en uç noktada test edildiği bir vaka olarak değerlendirilebilir. Böyle bir müdahale, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesinde düzenlenen kuvvet kullanma yasağını ihlal etmekte; meşru müdafaa gerekçesi ise devletlerarası silahlı saldırı koşulları oluşmadığından hukuki dayanaktan yoksun kalmaktadır. Ayrıca görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir yargı merciine sevk edilmek üzere zorla alıkonulması, yargı bağışıklığı ilkesini fiilen ortadan kaldırarak uluslararası sistem açısından tehlikeli bir emsal oluşturmaktadır.
Bu tür bir müdahalenin bölgesel ve küresel etkileri de dikkate değerdir. Latin Amerika’da egemenlik ilkesinin zayıfladığı algısı güçlenirken, bölgesel aktörler arasında güvensizlik artmakta; Venezuela’nın sahip olduğu geniş petrol rezervleri nedeniyle enerji piyasaları da doğrudan etkilenmektedir. Küresel ölçekte ise Rusya ve Çin gibi aktörlerin bu tür müdahaleleri Batı merkezli güç siyaseti olarak değerlendirmesi, Avrasya blokunu daha da kenetleyebileceği,özellikle Çin’in enerji güvenliği açısından Venezüella’ya verdiği önemin, büyük güçler arasındaki kutuplaşmayı derinleştirecektir.
Trump’ın ABD'nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi,1823 tarihli Monroe Doktrini açıkça yeniden tanımlanıyor. Amerika kıtasına, ABD’den habersiz müdahale edilemez. ABD başkanı Donald Trump’ın Venezuella’nın kaynaklarını kullanacağız açıklaması ilginçtir! Diğer taraftan, Avrasya güçleri ile bir ülkenin ABD’yi dengelemesine de ne kadar güvenilebilir sorusunu, dünya devletleri sormaya başlayabilir.
Sonuç olarak ABD–Venezuela ilişkileri, uluslararası ilişkilerde güç dengesi ve çıkar temelli politikaların; uluslararası hukukta ise egemenlik, tanıma ve kuvvet kullanma yasağı gibi temel ilkelerin sınandığı bir alan oluşturmaktadır. Gerek yaptırımlar gerekse askerî müdahale senaryoları, uluslararası hukukun büyük güçlerin stratejik çıkarları karşısındaki kırılganlığını gözler önüne sermekte; kurallara dayalı uluslararası düzenin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Prof. Dr. Timuçin Kodoman