1921 Anayasası referansları, Sevr’i çağrıştıran talepler ve ilk dört maddeyle birlikte 42, 66 ve 127. maddelerin hedefe konulması, Cumhuriyetin kurucu hukukunu açıkça tartışmaya açıyor.

Merhaba,

Türkiye bugün bir “süreç” tartışması yaşamıyor; kurucu anayasal düzeninin sınandığı bir eşikten geçiyor. 1921 Anayasası’na dönüş çağrıları, Sevr’i hatırlatan siyasal talepler ve Anayasa’nın ilk dört maddesiyle birlikte 42, 66 ve 127. maddelerin sistematik biçimde hedefe konulması, teknik bir reform arayışı olarak sunulmaya çalışılması kabul edilemez. Bu tablo, Cumhuriyetin omurgasına yönelen bilinçli bir müdahaledir. Terörün sahada yenildiği bir dönemde, terörün ideolojik hattının siyaset ve anayasa üzerinden dolaşıma sokulması; hukukun sınırlarını zorlamak bir yana, doğrudan aşan bir girişimdir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan ve sıradan bir siyasi çalışma gibi gösterilmeye çalışılan komisyon tartışması bu nedenle hiç masum değildir. Konu bir yöntem ya da geçici çözüm arayışı olmakta öte; Anayasa’nın kırmızı çizgileridir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü güvence altına alan kurucu hükümler “müzakere başlığı” hâline getirildiği anda, anayasal düzen tartışmaya açılmış olur.

Türkiye, uzun yıllar süren ağır bir mücadelenin ardından terörü sahada bitme noktasına getirmiştir. Bu mücadelenin bedeli yalnızca güvenlik politikalarıyla ölçülemeyecek olup; şehitlerimizin hatırası, gazilerimizin taşıdığı kalıcı yaralar ve ailelerin bitmeyen acısı bu bedelin gerçek kaydıdır. Böyle bir zeminde, bebek katili, terörist ve hain Abdullah Öcalan’ın yeniden siyasal alanın merkezine taşınması; “muhatap” ya da “önder” gibi sıfatlarla meşrulaştırılmaya çalışılması ve ayağına milletvekili gönderilmesi, güvenlik veya barış söylemleriyle açıklanamaz. Bu, açık ve bilinçli bir meşruiyet üretimidir.

Anayasa’nın 14. maddesi bu noktada yoruma kapalıdır. Hak ve özgürlükler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerin aracı hâline getirilemez. Terör örgütlerinin ideolojik hedefleriyle örtüşen söylem ve talepler, “siyasi görüş” ya da “ifade özgürlüğü” kapsamında korunmaz ve bu hususlar anayasal koruma alanının dışında kalır. Demokratik hukuk devleti, kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir ideolojiyi çoğulculuk adı altında meşrulaştırmaz.

Ceza hukuku açısından tablo daha da nettir. Terörle Mücadele Kanunu’nun propaganda ve örgüte yardım çizgisi, yalnız sloganı değil; örgütün şiddet hattını “normal” gösteren, liderliğini “çözüm aktörü”ne dönüştüren, toplumsal algıyı örgüt lehine çeviren bütün söylem ve eylemleri kapsar. Bebek katiline özgürlük talebiyle miting düzenlenmeye kalkışılması; ekranlarda, sosyal medyada ve sokakta bölücü fikirlerin tahrik diliyle köpürtülmesi, “fikir” diye geçiştirilecek şeyler değildir. Bu, Türk milletinin sinir uçlarıyla oynamaktır; şehit ailelerine ve gazilerimize karşı vicdanı yaralayan açık bir provokasyondur.

Kamuoyuna “fesih” diye sunulan açıklamalar ise gerçeğin yerini tutmamaktadır. Bir örgütün gerçekten tasfiye edilip edilmediği, metinlerden ziyade somut fiillerle anlaşılır. Kameraların önünde 20–30 silahın yakılması, hukuken ve fiilen “tasfiye” değil, en fazla bir mizansendir. Tasfiye; komuta–kontrol zincirinin, finans ağlarının, kadro devşirme ve propaganda mekanizmalarının, sınır ötesi lojistiğin ve paralel yapılanmaların izlenebilir, doğrulanabilir ve denetlenebilir biçimde dağıtılmasıyla olur. Aksi hâlde bu görüntüler, milletin aklıyla alay etmekten öteye geçmez.

Tam da bu noktada KCK gerçeği karşımıza çıkar. KCK, bir etiket değil; PKK’yı da içine alan, farklı coğrafyalarda farklı adlarla örgütlenen çatı bir yapılanma iddiasıdır. Akademik literatürde KCK’nın, “yasama–yürütme–yargı” erklerini öngören bir sözleşmeyle kurgulandığı; PKK’yı silahlı unsur olarak bünyesinde barındırdığı; “tek ve değişmez önder” anlayışını merkezine aldığı açıkça anlatılır. “Aşağıdan yukarı meclisleşme” iddiasına rağmen pratikte demokratik bir çoğulculuk üretmediği; aksine “önderlik” makamını sorgulanamaz bir merkez hâline getirdiği vurgulanır. Dahası, KCK’nın legal siyaset üzerinde vesayet kuran, talimat veren ve “paralel yargılama”ya varan bir kontrol mekanizması tarif ettiği; bunun korku ve itaat üretme potansiyeli taşıdığı ortaya konur. Bu fotoğraf ortadayken, “PKK fesih dedi” cümlesini nihai sonuç gibi görmek mümkün değildir. Fesih, KCK’nın tüm teşekkülleriyle birlikte fiilen dağıtılmasına dönüşmedikçe, hukuken de siyaseten de sonuç doğurmaz.

Bu bağlamda “umut hakkı” tartışması başlı başına sorunludur. Bebek katili için “umut” pazarlamak, yalnızca vicdanı yaralamakla kalmaz, ceza adaletini de çözer. Üstelik mesele bununla da sınırlı değildir. Bir hükümlü cezaevinde bulunuyor diye, dışarıyla kurduğu etki üzerinden örgüt yönetimi, talimat verme, propaganda koordinasyonu ve suç örgütünün devamına hizmet eden faaliyetlerden muaf hale gelmez. Bu fiiller gerçekleşmiştir ve ceza hukuku bakımından ayrı, müstakil ve ağırlaştırılmış bir sorumluluk doğurur. Cezaevi, suç işlemek için bir dokunulmazlık alanı değildir. Bu nedenle, cezaevinde bulunduğu süre boyunca örgüt liderliği faaliyeti kapsamında işlenen bu suçlar yönünden ayrıca ve gecikmeksizin cezalandırılması zorunludur.

Sürece itiraz edenlerin açıkça tehdit edilmesi ise bir başka kırmızı çizgidir. “Bu sürece karşı çıkan kim olursa olsun bedelini ağır öder” minvalindeki sözler, siyasi polemik değildir. Bu dil, demokratik itirazı korkutarak bastırmaya yöneldiği ölçüde, ceza hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir baskı alanı üretir. Hukuk devleti, terörü sahada yenerken; içeride yurttaşın itirazını “bedel” diliyle boğan bir iklimi normalleştiremez.

Anayasa’nın ilk dört maddesiyle birlikte 42, 66 ve 127. maddelerin hedefe konulması, devletin kimliğini, ortak eğitim dilini, vatandaşlık bağını ve üniter yapıyı doğrudan ilgilendirir. Bu maddeler, Cumhuriyetin kırmızı çizgileridir. Bu çizgilerin aşılması reform değil; kurucu düzenin tasfiyesi anlamına gelir. Böyle bir tasarrufun siyasal olduğu kadar hukuki sonuçları da olur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi millet adına yetki kullanır; ancak bu yetki, milletin varlık şartlarını tartışmaya açma yetkisi değildir. Meclis, devleti temsil eder; devleti çözmeye yönelik süreçlerin zemini hâline gelemez.

Bu ülkede terörle mücadele sahada kazanılmıştır. Bugün risk altında olan şey mücadelenin kendisi değil, onun ardından gelen hukuki ve siyasi akıldır. Hukuk bazen ağır işler, bazen sessiz ilerler; fakat yapılanları da asla kayıtsız bırakmaz. Bugün kurulan her cümle, atılan her adım ve yapılan her çağrı, yarının hukuki kayıtlarına girer.

Av. Yücel Tercan

Bu yazıyı paylaş