Bir çocuğun suça ilk adımı, masum bir rastlantı değildir. Bu, yıllardır biriken ihmallerin, yanlış önceliklerin ve sahipsiz bırakılmış bir kamusal alanın sonucudur. Sokaklar, okullar ve dijital dünya; çocuklar için bir gelecek inşa eden alanlar olmaktan çıkıp, yönlendirenlerin, devşirenlerin ve karanlık hesapları olan yapıların oyun sahasına dönüşmüştür. Bu tablo, yalnızca sosyal bir sorun değil, bir ülkenin kendi geleceğiyle girdiği açık bir hesaplaşmadır.
Bu ülkede herkesin aynı hikâyeyi yaşadığını söylemek gerçeği çarpıtmaktır. Açlıkla, yoksullukla ve ilgisizlikle savrulan, korunması ve ayağa kaldırılması gereken çocuklar vardır. Ama bir de suçu, şiddeti ve sokak gücünü bir “kimlik” haline getirmiş, organize şekilde hareket eden, yönlendirilen ve yönlendiren bir başka gerçeklik bulunmaktadır. Bu iki alanı bilerek ya da bilmeyerek birbirine karıştırmak, masum olanı yalnız bırakırken, karanlık yapılara alan açmaktan başka bir işe yaramaz.
Türkiye’nin bazı bölgelerinde ve bazı mahallelerinde çocuklar yalnızca suça değil, aynı zamanda bir ideolojiye, bir öfke diline ve bir düşmanlık söylemine devşirilmektedir. PKK gibi şiddeti siyasal bir araç olarak kullanan yapılar ve küresel çıkar ağları, yoksullukla, kimlik arayışıyla ve dışlanmışlık duygusuyla baş başa bırakılmış gençleri birer ham madde gibi görmektedir. Bu, bireysel bir sapma değil; sistemli bir yönlendirme ve bilinçli bir alan kazanma çabasıdır.
Burada artık “niyet okumak” değil, tabloyu görmek gerekir. Kamusal alan boş bırakıldığında, o alanı birileri mutlaka doldurur. Okul yoksa sokak vardır. Rehberlik yoksa propaganda vardır. Gelecek vaadi yoksa öfke vardır. Ve öfke, en kolay yönlendirilen duygudur. Çocukların hayatına giren bu karanlık dil, yalnızca bugünü değil, yarını da rehin almaktadır.
Bu yüzden mesele yalnızca yoksulluk, eğitim ya da aile meselesi değildir. Mesele, kimin bu ülkenin çocuklarına söz söylediği meselesidir. Kimin yol gösterdiği, kimin yön verdiği ve kimin hayal kurdurduğu meselesidir. Eğer bu alan sahipsiz bırakılırsa, o sahayı suç örgütleri, terör yapıları ve dış hesaplar doldurur. Bu kadar basit, bu kadar acımasız bir gerçekliktir bu.
Bugün hâlâ her şeyi “sosyal sorun” başlığı altında yumuşatmaya çalışan bir dil varsa, o dil gerçeğin üzerini örtmektedir. Çünkü burada bir mücadele vardır: Çocukların zihni, umudu ve yönü üzerine verilen bir mücadele. Ya bu ülke kendi çocuklarına bir gelecek, bir kimlik ve bir amaç sunar ya da başkalarının sunduğu öfke, şiddet ve düşmanlık hikâyesine seyirci kalır.
Bu yazı, suçla savrulan bir çocuğu suçlayan bir metin değildir. Ama suçu, şiddeti ve yönlendirmeyi bir “dava”, bir “kimlik” ya da bir “direniş” gibi pazarlayanlara karşı açık bir itirazdır. Çünkü çocukları birer araç haline getiren her yapı, hangi sloganı kullanırsa kullansın, hangi bayrağın arkasına saklanırsa saklansın, bu ülkenin geleceğine doğrudan saldırmaktadır.
Mesele şudur: Bu topraklarda çocuklar umutla mı büyüyecek, öfkeyle mi? Kendi ülkesine aidiyetle mi, başkalarının hesaplarıyla mı yol alacak? Bu sorunun cevabı yalnızca yönetenlerin değil, susanların, görmezden gelenlerin ve “bana dokunmayan” diyenlerin de omuzlarındadır.
Çünkü bir ülke, çocuklarını kaybettiği gün toprağını değil, yarınını kaybeder. Ve yarınını kaybeden bir toplum, ne kadar kalabalık olursa olsun, aslında yalnızdır.
Mustafa Gündoğdu