Dolunay, göğün tam ortasında bir fener gibi asılıydı. Işığı, Bozkır Kurdu'nun sırtındaki pas rengi postu aydınlatarak, Sarmal Vadi'ye süzülen yabancıyı daha da belirginleştiriyordu. O, genlerinde on bin yıllık bir dağ rüzgârı taşıyan, atalarının bozulmamış soyundan gelmiş, Orta Asya'nın vahşi bozkırlarının yadigârıydı.

Bozkır Kurdu, vadiye inmeden hemen önce, etrafı saran yüksek dağın kuytusunda, eşi ve üç yavrusunun sığ ve güvenli bir inin karanlığında beklediğinden emin oldu. Buraya gelme nedeni bir zorunluluk değildi; aksine, atalarının efsanelerinde duyduğu bu yerdeki akraba kurt soylarını ve vadiyi büyük bir merakla görmek istemişti.

İlk adımı attı. Bozkır Kurdu, gördüklerine inanamayarak yavaşladı. Zihnindeki vadi imgesi, doğal ve görkemliydi; halbuki karşısındaki yer, sadece beton zeminlerle kaplı devasa, çorak bir alandı. Yemyeşil çayırların yerini, üzeri ince, beyaz bir tozla kaplanmış, sonsuzluğa uzanan beton zeminler almıştı. Her şey çarpık bir geometrik düzene, katı bir çizgiye teslim edilmişti. Bu, onun bildiği doğanın değil, korkunç bir mühendisliğin eseriydi.

Ay'a baktı. Bu an, kurt soyunun en kutsal ritüeliydi. Vadinin dört bir yanından binlerce silüet, beton zemine yansıyan gölgeleriyle meydandaki tören alanına doğru yaklaşıyordu. Bozkır Kurdu her birini bulunduğu tepeden dikkatle gözlemlerken kadim Dolunay’ın saf ışığıyla şişen göğsü ulu dağları andırıyordu. 

Bozkır Kurdu, derin bir nefes aldı. İçindeki gücü topladı. O kadim, göğüs yırtan, özgür ulumayı serbest bırakmak üzereydi ki, kalabalık arasından yükselen ses onu nefessiz bıraktı.Bu, bir uluma değildi. Alışık olduğu göksel, titreşimli çığlıktan çok uzaktı. Ses, adeta bir borunun içinden geçen sıkışmış hava gibiydi; kısık, hırıltılı ve yapışkan. Binlerce boğazdan aynı anda çıkan bu ses, bir “A-huu” değil, sanki bir acının üstünü örtmeye çalışan, ağızda saklanmış, boğuk bir “Mmm-mmm” iniltisiydi.

Şok, Bozkır Kurdu'nun kaslarını kilitledi. Ancak içindeki kadim çağrı, bu yozlaşmaya sessiz kalmayı reddetti. Kontrolsüz bir şekilde, gerçek bir ulumayı serbest bıraktı. Ses, beton zeminleri titreterek göğe doğru yükseldi. Bu, vahşi ormanın gürlemesi, itirazın ta kendisiydi.O anda, vadideki tüm iniltiler kesildi. Yüzlerce kurt başını çevirdi. Gözlerindeki şaşkınlık ve rahatsızlık, yanaklarının şişkinliğinden bile daha belirgindi. Boz Kurtlar Kabilesi'nin önde gelenleri, kaskatı kesilmiş bir ifadeyle, bu beklenmedik, bu kaba gürültünün kaynağına baktılar.

Bozkır Kurdu, bu sessizliğin ve yabancılaşmanın kaynağını anlamak için, kalabalığın arasına doğru, saf bir merak ve endişenin çektiği bir ip gibi ilerleyecekti ki tam o anda, gök kubbe, derin bir sessizlikle çatladı. Dolunay'ın kemik beyazı ışığından süzülerek, göğün derinliklerinden bir kâbus figürü gibi, yeryüzüne doğru devasa bir gölge inmeye başladı. Bu, sadece bir elin gölgesi değildi; uzun, upuzun boylu bir adamın —belki de bu satırdan sonra Uzun Adam diye anmak gerekirdi onu— devasa ve çarpık uzuvlu siluetinin yeryüzüne düşen mürekkep karası aksiydi. Gölge, beton zeminin üzerinde bir an içinde hüküm sürdü; öyle ürkütücü ve heybetliydi ki, Ay'ın yüzü bile o uğursuz lekeyle karardı. Bozkır Kurdu'nun gözleri, bu dehşet karşısında donup kalmıştı. Kabiledeki genç kurtlar ve yavrular, çığlıkları boğazlarında eriyerek bu buz gibi gölgenin altında mıhlanıp kaldılar.

 

Uzun Adam'ın devasa, uzun, yamuk yumuk parmakları, hızla ve acımasızca, henüz yeni dikilmiş fidanlar gibi duran yavruların hassas kulaklarına indi. Kuru, kemik kıran bir çıt sesi, vahşi bozkırların yankısından sonra gelen o kasvetli sessizliği bir bıçak gibi yardı. Gölge, sanki görevini tamamlamış bir yargıç edasıyla, bir yıldırım hızıyla göğe geri çekildi. Bozkır Kurdu, o noktadan, gencecik kurtların başlarından safiyetin ve özgürlüğün en küçük izinin bile silindiğini gördü; geriye sadece sessiz, titrek gövdeler kalmıştı.

Gölge kaybolduktan sonra, manzara yerini buldu: Yüzlerce genç kurt, nefesleri kesilmiş birer hiçlik gibiydi; bedenlerinden yayılan tek şey, kıkırdakların kırılma ânına hapsolmuş sessiz bir şoktu. Onların kulakları artık gururla dik durmuyordu; büyük, göksel baskı altında ezilmişti. Kulakları, en yılışık, evcilleşmiş köpek ırklarının kulaklarına benziyordu; yere doğru sarkan birer utanç nişanıydı.

Bozkır Kurdu, bu dehşet verici zalimliğe bakarken, gördüğü zulüm, zihninde bir kıyamet senaryosu gibi yayıldı. O anda, zihninde tek bir imge patladı: Yüksek dağdaki inin karanlığında, eşiyle bekleyen üç yavrusu. Onların, doğaları gereği dik durması gereken kulaklarının masumiyet ve asaleti, kırılmış kulakların dehşetiyle korkunç bir biçimde örtüştü.Bu manzara, kendi soyunun geleceğine düşen, kaçınılmaz bir teslimiyetin ya da yok oluşun en zalim gölgesiydi.

Bozkır Kurdu, birkaç metre ötedeki bu dehşet verici zalimliğe bakarken, orada bulunan yüzlerce kurt arasında kırılmamış, dimdik kulaklara sahip tek kurt olduğunu nihayet anladı.Yalnızdı. O an, vahşi bozkırların kurşuni göğü, Bozkır Kurdu'nun içinde kaynamaya başladı. Hiç tereddüt etmeden Sarmal Vadi'ye sırtını döndü. Kayalık yamaçtan yukarı tırmanırken Dolunay’ın ışığı artık sırtına değil, soylu göğsüne vuruyordu. Her adımda betonun soğuk kokusu pençelerinden biraz daha çekiliyor, yerini kuru taşın ve rüzgârın tanıdık sertliğine bırakıyordu. Geriye bakmadı; çünkü bazı yerler bakıldıkça derinleşir, derinleştikçe de geri çağırırdı. O çağrının neye dönüştüğünü vadide görmüştü. Ve bu manzara, ışık değişse de yerini kaybetmeyen bir gölge gibi zihninde büyüyordu. Adımlarını, yüksek dağın kuytusunda karanlığa oyulmuş o dar ağza doğru sıklaştırdı; düşünceleri ise çoktan, soyunun sesini saklayan yerlere kaymıştı. Sarmal Vadi’den o anda bir gürültü koptu; ne bir uluma ne de bir çığlıktı bu, taşın altından gelen boğuk bir homurtu gibiydi. Bozkır Kurdu dönmedi. Ama dönüp baksa, göğün, yerdeki gürültüyü yutan bir sessizlikle bir kez daha yarıldığını görecekti. Dolunay’ın kemik beyazı yüzünden aynı karartı ağır ağır süzüldü; ışık, dayanamadığı oağırlığın altında bir kez daha kirlendi. Betonun üzerine çöken bu karanlık, geceyi sıkıştırdı, göğü alçalttı. O karartının içinden, gökten devasa bir kazan eğildi; kütlesiyle boşluğu bastırarak aşağı sarktı. Kazanı tutan el seçildi: Uzun, çarpık, yamuk yumuk parmaklar, demiri kavramaktan çok onun yükünü yere indiren bir baskı gibiydi. Kazan, içindekiler meydanın ortasına doğru ağır ağır dökülene dek eğik kaldı. Kazan boşaldığında, karartı bir an bile oyalanmadı. Gölge, görevi tamamlanmış bir düzenek gibi, tek bir hamlede göğe çekildi.Dolunay’ın yüzü açıldı ama betonun ortasında kalan iz, ışıkla silinmedi.

Bozkır Kurdu, yol yukarı kıvrıldıkça tırmanışını sürdürdü; taş pençelerinin altında çatlıyor, rüzgâr postunun arasından ince ince geçiyordu. Her adımda sırtı tek bir çizgi gibi geriliyor, nefesi bedeninde genişleyip daralıyordu. Vadi geride kaldıkça sesler kesilmedi; yalnızca alçaldı, kalınlaştı, rüzgârın içine karıştı. Tam o sırada, Sarmal Vadi’de, meydanın ortasında, bekleyiş ağırlaşmıştı. Ve o ağırlığın içinden, bozkıra ait olmayan bir koku sızdı. Av değildi bu; ne kan vardı içinde ne de kemik. Kurumuş hamurun, suda şişirilmiş bir yumuşaklığın kokusuydu. Adını biliyordu: Makarna. Bozkırda yeri olmayan, dişle parçalanmayan, kovalanmayan bir şey. Kokunun içinde bir ağırlık daha vardı; hamurun içine girmiş, ondan ayrılmayan bir yağ. İlk anda tanıdık bir dolgunluk yanılsaması bırakıyor, bozkırın belleğini yokluyordu. Ama bu his hemen çöktü. Bu koku ne sütten geliyordu ne ottan; dağda, sürüde, avda karşılığı yoktu. Tereyağı değildi; taklitten ibaret adi bir margarindi. Bu tatla doymayı bekleyenler de zaten kurt değildi.  Bozkır Kurdu için bu, bir sezgi değil, tamamlanmış bir bilgiydi artık. Vadide gördüğü her şey —bozuk sesler, kırık kulaklar, bekleyiş— aynı yere bağlanıyordu. Orada açlığın adı kalmıştı; yerini alan şey, öğrenilmiş bir duruştu. Meydan, bu duruşun içinde donmuş gibiydi: koku ağırdı, yer belliydi, ama kimse yaklaşmıyordu. Çünkü burada doymak, yemeğin değil, bir düzenin parçasıydı ve asla sıradan bir doyum hâli değildi. Bozkır Kurdu, dağın çizgisine karışıp taşla rüzgârın arasına doğru çekilirken, söz konusu düzen Sarmal Vadi’de bedenleri tek tek aynı yere yöneltiyordu. Kurtlar, meydanın ortasındaki boşluğa değil, vadideki tek bahçeli evin önünde daralan hatta akıyordu. Betonun ortasında hayat çoktan çekilmişti; toprağın hâlâ bir karşılık verdiği tek yer orasıydı. Bahçenin içinde yaşlı bir kurt duruyordu. Bedeni cılızdı; postunun altından kemikler bir harita gibi okunuyordu. O beden küçülmüş olmasına rağmen yerini kaybetmemişti. Kulakları başından düşmüş gibiydi; sarkarak çenesinin altına kadar iniyor, yüzüne ağır bir teslimiyet asıyordu. Boynundan uzanan uzun zincir, bahçenin sınırını çiziyor; gevşek görünse de hükmünü bırakmıyordu. En önde, o yaşlı gövdeden yükselen tek bir pençe, yerden kesilmiş hâlde, sessiz bir buyruk gibi havada duruyordu. Bilmiş Kurt’tu bu; Boz Kurtlar Kabilesi’nin lideri. Bilmişliği, bir bilgi olmaktan çok, üzerinden hiç düşmeyen bir addı. Bir zamanlar bir şeyi bildiği söyleniyordu, hepsi buydu. Ne bildiğini kendisi de dâhil kimsenin hatırlamıyor oluşu, bu bilmişliği geçmişte kalmış bir zamana kilitliyordu. Başlı başına bir miş’li geçmiş zaman vakasıydı. Sanki bir makas olanla olmayanın arasına girip ikisini de kesmiş, geriye yalnızca adını bırakmıştı. O ad da onunla birlikte duruyordu. Kulakları ilk kırılan oydu. O andan sonra ne kulakları ne kendisi ne de vadi bir daha doğrulabilmişti. Sesler vardı; ama artık hiçbir şey yerini bulmazdı. Kulaklarından başlayan o eğilme, toprağa, gökyüzüne, bedenlere yayılmış;dik duran ne varsa bir daha hatırlanmamak üzere yavaş yavaş yerini unutmuştu.

Bozkır Kurdu, dağın omzuna yaslanan dar yolu izleyerek ilerlerken, aşağıda zaman yerinden kıpırdamamış gibiydi. Bahçenin önünde, o yaşlı gövdeden yükselen pençe hâlâ havadaydı; indirilmemiş, geri çekilmemiş, bekleyişin tam ortasında asılı kalmıştı. Bozkır Kurdu bunu görmedi, ama yürüyüşünün ritminde hissetti: Vadide hiçbir şey henüz başlamamıştı, çünkü o pençe hâlâ izin vermiyordu. Tam o sırada vadiden boğuk hırıltılar yükseldi. Sesler bir yerden kopmuyor, bir yere varmıyor; birbirine sürtünerek yayılıyordu. Bozkır Kurdu’nun içinde, yine o kısa ve istemsiz kıpırtı belirdi. Bir an için, bu hırıltıların eski bir çağrı olduğunu sandı; gövdelerin birbirini yokladığı, dişlerin yerini hatırladığı o kadim gerilim. Ama hırıltıların yönü yoktu. Avın izini sürmüyordu bu sesler; yalnızca ağır bir kokunun çevresinde dönüyorlardı. Aşağıda, pençeye başını eğen her gövde, doğrulmadan yön değiştiriyor; gözler yere iniyor, adımlar kokunun toplandığı hatta kayıyordu. Bozkır Kurdu anladı: Duyduğu şey, kurtluğun geri gelişi değildi. Bu, yağla ağırlaştırılmış bir hamur için, birbirine hırlayan bedenlerin sesiydi. Pençe hâlâ havadaydı. Hırıltılar artıyor, ama hiçbir şey yükselmiyordu. Nihayet havada asılı duran pençe ağır ağır indi; ne bir işaret verdi ne de bir son duyurdu. İndiği anda, vadide tutulan nefesler çözüldü. Gövdeler, başlarını yerden kaldırmadan hareketlendi; acele etmeden, ama duraksamadan. Aynı anda o ağır koku yayılıp kalmadı, yere değdi. Makarnaya ilk temas sessizdi. Dişler atılmadı, pençeler savrulmadı. Yumuşak hamur ezildi, yağ yayıldı. Ses, ıslak bir sürtünmeye dönüştü. Hırıltılar yeniden yükseldi ama bu kez yönünü bulmuştu: Birbirlerine değil, yere doğru. Bozkır Kurdu’nun içinden geçen o son, cılız umut da orada çöktü. Bu bir paylaşım değildi; bir av hiç değildi. Bu, izin verilmiş bir eğilmenin, kokuyla mühürlenmiş sonucuydu. Yukarıda taş sertti, rüzgâr keskin. Aşağıda ise düzen kilitlenmişti. Vadide yükselen hiçbir ses artık göğe bakmıyordu.

Bozkır Kurdu, ine birkaç metre kala duraksadı. Dağ burada içeri doğru kıvrılıyor, taş rüzgârı tutuyor, karanlık kendine yer açıyordu. Yukarıda her şey olması gerektiği kadar sert ve yalındı. Aşağıda ise, bitmiş bir şeyin ardından kalan tortu vardı. Vadideki tek bahçeli evin kapısı aralandı. Gövde görünmedi, yüz belirmedi. Eşikten dışarı yalnızca bir el uzandı, aynı eldi: Tutmaktan çok bastırmaya alışkın o el. Küçük bir kap, o el tarafından hemen eşiğin önünde bekleyen Bilmiş Kurt’un önüne bırakıldı. İçinde makarna vardı. Ama diğerlerinden ayrılan, hamurun üstüne tutunmuş çok ince bir izdi: Azıcık kıyma, ancak kokusu alınacak, dile değdirilecek kadar bir bolonez. Zincir gerilmedi; pençe kalkmadı. Yaşlı gövde eğildi. Diş yoktu bu yemekte. Dil uzandı, sos kabın kenarından silinirken burnunun ucunda nokta kadar bir kıyma kaldı. O nokta yerinde durdu. O nokta kadarki kıyma parçasının kokusu Bilmiş Kurt’un burnunda kaldığı sürece bir şeye benzemedi; ne avdı ne yiyecek. Yalnızca kalınan yeri hatırlatan bir izdi. Zaman geçtikçe iz de dağılacak; geriye, eğilerek alınmış bir payın tadından başka bir şey kalmayacaktı.

Bozkır Kurdu, ine birkaç metre kala rüzgâr değişti. Bu, dağın tanıdık soluğu değildi; kesik, yönsüz ve ağırdı. Rüzgâr dönerken kulakları titredi —dik, bozulmamış kulakları havayı parça parça ayırdı. Taşın arasına sinmiş bir bozulmayı, henüz söze dönüşmeden yakaladı. Bu bir ürperti değildi; düşünceden önce gelen, soyun derinlerinde taşınan eski bir uyarıydı. Kulakları rüzgârı tuttu, bedenine iletti: Bir şey yerinden kopmuştu. Adımlarını hızlandırdı. İnin ağzı karanlıktı; ama karanlığın içinde yabancı bir ışık vardı. İlk gördüğü üç yavrusu oldu. Önlerinde, başlarını içine gömebilecekleri büyüklükte bir kap duruyordu. İçinde makarna vardı. Kulakları kırılmıştı; başları yere yakındı. Hamura eğilmişlerdi, çiğnemeden, ayırt etmeden, yalnızca ağızlarına alıp yutuyorlardı. Gövdeleri küçüktü; hareketleri henüz öğrenilmemişti. Biraz ötede eşi yatıyordu. Bedeni yan dönmüş, toprağa yaslanmıştı; tırnakları taşın üzerinde izler bırakmış, soluğu aralıklarla göğsünü kaldırıyordu. Gözleri yarı kapalıydı. Göğsünden süt akıyor, taşın üzerinde ince bir yol çiziyordu. Süt hâlâ sıcaktı. Ama yavrular dönüp bakmıyordu. Yine de, eşinin gözlerinde sönmemiş bir şey vardı; yorgunluğun altında duran, geri çekilmemiş bir öfke. Derken, inin içinden bir silüet doğruldu. Uzun Adam ilk kez bütünüyle göründü. Işık ona vurmadı; sanki ışık, orada bir yüz olduğunu kabul etmek istemedi. Gövdesi olması gerekenden uzundu, oranları bozulmuştu. Eklem yerleri yanlış hesaplanmış gibiydi. İnsanı andırıyor ama insanlığı tutmuyordu. Yüzü açığa çıktığında karanlık yoğunlaştı. Gözleri büyüktü. Ama bakmıyordu, yokluyordu. İçlerinde derinlik yoktu.İçine düşülecek bir boşluk değil, düşenin geri itilip yüzeye çarpacağı bir karartı vardı. Yanakları çökmüş, elmacık kemikleri keskinleşmişti. Yüz, etten çok sertleşmiş bir gölgeye benziyordu. Dudakları ince bir çizgi hâlindeydi; ne bir niyet ne bir duygu taşıyordu. Orada duran şey, uzun süredir süren bir hâlin kendisiydi. Gölgesi inin duvarlarına yayılmadı. Duvarlar geri çekildi. Mekân daralmadı, yanlış bir şekilde genişledi. Uzun Adam yer kaplamıyor, bulunduğu yeri başka bir şeye dönüştürüyordu. Sessizdi. Ama bu sessizlik, bir suskunluk değil, sesin gereksizleştiği bir ağırlıktı.

Bozkır Kurdu başını kaldırdı. Kulakları rüzgârı bir kez daha kesti, yüzünde toplanan öfkeyisaklamadı. Bu, hırlayan bir öfke değildi; taş gibi ağır, geri çekilmeyen kurt soylu bir karardı. Göz göze geldiler.

Ona yapacak tek şey kalmıştı artık: Ya soyunu boylayacak ya da ölümü soylayacaktı…

Halil Ziya Doğruöz

Bu yazıyı paylaş