Ortadoğu!..
İnsan kanının ilk defa aktığı, kardeşin kardeşi katlettiği; Habil ile Kabil’in coğrafyası...
Tarihin ilk medeniyetinin kurulduğu, ilk yazının kullanıldığı yer...
Kudüs ve Mekke gibi iki kutsal şehrin; dört ilahi kitabın indiği; Hz. Musa’nın denizi yardığı; Hz. Süleyman’ın cinlere hükmettiği; Hz. Yusuf’un kuyulara girdiği; Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği; Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği ve dünyayı şereflendirip insanlığı karanlıktan kurtardığı coğrafya!..
Firavunların, kisraların, hanların, hakanların, halifelerin, Keyhüsrevlerin, şahların, padişahların, diktatörlerin coğrafyası!..
Ve son iki asırdır bir türlü durulmayan, kanayan, yarası kapanmayan; sömürünün, emperyalizmin meskeni olmuş coğrafya!..
Atalarımız bu coğrafyaya defaten hükmetmiş, halifeleri korumuş, zalimi def edip huzuru getirmiştir. Memlükler, Selçuklular, Akkoyunlular, Safeviler, Timurlular ve nihayet Osmanlılar... Özellikle Osmanlılar döneminde bu coğrafya huzuru, saadeti, refahı görmüştür.
Sadece Kudüs’ü, bugün yanan, yıkılan Kudüs’ü, iki pırpırlı bir çavuşla idare etmiştir Osmanlı.
Ama 18. yüzyılda başlayan İngiliz merkezli Avrupa sömürü düzeni, bu coğrafyayı bugün yaşanmaz hâle getirmiştir. İhanetin getirisi, Arapların birçoğu için bugün acı, kan, gözyaşı olmuştur. Rastgele, masa başı haritalar üzerinde çizilen sınırlar, aslında bu coğrafyaya atılan büyük kesiklerden başka bir şey değildir. Ve bugün kabuk bağlamayan bu kesikler kanamaya devam etmektedir. Kesilmeyi kabul edenlerden kanamayı durdurmasını beklemek ise abes; hatta abes olduğu kadar da tehlikeli ve safça bir beklenti olur.
Batılı emperyal güçler, Ortadoğu coğrafyasını kim ne derse desin kesinlikle idare edememiştir; etmek de istememiştir. Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar bu coğrafyanın yaralarını derinleştirmekten başka bir şey yapmamışlardır. Nihayet İsrail gibi bir el bombası bırakıp gitmişlerdir ve bu el bombası, organik olmayan yöntemlerle büyümüş ABD’yi ve Avrupa devletlerini esir almış; adeta siyonist bir pandemiye dönüşmüştür. Hastalığın çaresi ise en azından bölge için Türk milletinin ve Türk devletinin yücelmesinden başka bir şey değildir. Peki, Türk devleti ve milleti bu hastalığa karşı hangi konumdadır? Hastalığa yakalandık mı, yoksa direniyor muyuz?
Ortadoğu büyük siyasi ve kültürel depremler yaşadı. Libya, Fas, Cezayir, Mısır, Suriye Arap Baharı’ndan ne derece özgür çıktılar, tartışılır. Peki ya İran? İran ne olacak? İran, Arap Baharı tezgâhından bu yana hep sonraki hedef olarak anıldı. İran’daki rejim tartışmaları ve Türk nüfusun içinde bulunduğu tüm sorunların dışından baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti için beklenen tehlikeyi tanımlamak ve buna karşı bir millî politika belirlemek için çok mu geç kaldık? Bu kaygı, mevcut hükümet politikaları değerlendirildiğinde pozitif bir yanıt sunmaması ve belirsizliklerin sonucunun hep hüsran olması gerçeğiyle birleştiğinde daha da derinleşiyor.
Öyle ya, peki Türkiye bu satrancın neresinde olacak? Hangi hamle bizi nereye götürecek? Hani Mevlana diyor ya: “Öyle bir şah çek ki 700 yıl sonra bile mat diyebilesin!”
Onlarca medeniyetin yok olup gittiği bir coğrafyadayız. Binlerce savaşın yapıldığı, milyonlarca insanın yok olduğu bir coğrafyadayız. Ve bu coğrafyada piyon olmak, belki de senaryoların en kötüsü olacaktır. Özellikle son günlerde dış ve iç politikada gerçekten bir şah gibi mi davranılıyor, yoksa sadece bir piyon “taşeronluğu” mu yapılıyor?
Bunu elbette zaman gösterecek…
Zamanın hükmünü beklerken biz Türk milliyetçileri izlemeye devam mı edeceğiz, yoksa Atatürk gibi Türk milletini derin uykudan uyandırıp hak ettiği yücelme için harekete mi geçeceğiz?
Doç. Dr. Barbaros Serdar Erdoğan