Türkiye, uzun zamandır önü alınamayan bir şekilde, acıların üstüne acı ekliyor. Hemen her gün, henüz 18 yaşını doldurmamış, kanunen çocuk durumunda olan faillerin, acımasız ve organize eylemleri sonucu, kendileri gibi çocuk olan akranlarını ve bazen de yetişkinleri katlettiği haberini duyuyoruz. Ve bu suçu işleyenlere iliştirilen bir kavramla tanıştık. Suça Sürüklenen Çocuk. Kısaca SSÇ. Bu kavramı ve kavrama bağlı olarak hukukun adaleti gerçekten sağlayıp sağlayamadığını geniş kapsamlı incelemek gerekir. 

Suça sürüklenen çocuk (SSÇ) kavramı, yerinde kullanıldığında kıymetli bir hukuk ve vicdan çerçevesidir. Çünkü gerçekten suça sürüklenmek diye bir olgu var. Bir çocuğun eline silah verilir, “şunu vur” diye telkin edilir; çocuk bir yetişkinin, bir çetenin, bir örgütün aparatı haline getirilir. Uyuşturucu sattırılır, hırsızlık yaptırılır; çocuğun iradesi bir mekanizma tarafından kıstırılır ve suçun taşıyıcısı yapılır. Terör örgütlerinin küçük yaşta alıp yetiştirdiği ve eylemlerde kullandığı çocuklar da bu anlamda “suça sürüklenmiş” çocuklardır. Burada “itme”, “kullanma”, “istismar” vardır. Çocuk fail görünse bile arkasında bir mühendislik vardır; kavram tam da bu yüzden vardır.

Fakat son dönemde kamuoyunun bildiği bazı dosyalarda, Ahmet Minguzzi örneği gibi, Atlas Çağlayan cinayeti gibi, konuştuğumuz tablo çoğu zaman bu değil. Burada “dışarıdan hedef gösterilmiş, birileri tarafından motive edilip sahaya sürülmüş” bir çocuk profili görmek zor. Daha çok gördüğümüz şey, rastgeleleşmiş bir şiddet, adeta bilgisayar oyununda ateş eder gibi bir rahatlık var. Sokakta yürürken, bir tartışmada, bir bakışmada, nedensiz ve motivasyonsuz,bir anda bıçak çekme rahatlığından söz ediyoruz. İnsan hayatına insan gibi bakmayan, canı önemsiz sayan, her türlü canlıyı yok etme hakkını kendinde gören, sınır tanımayan bir şiddet dili. Ve daha korkutucu olanı, bu şiddetin giderek bir kimlik haline gelmesi.

İşin karanlık tarafı burada başlıyor. Bazı olaylarda suç, “bir anlık sapma” değil; sanki bir “kariyer basamağı” gibi yaşanıyor. Mahkeme, utanılacak yer olmaktan çıkıp sahneye dönüşüyor. Adliye koridorlarında kahkaha atan, nasıl olsa bir şey olmaz rahatlığıyla dolaşan bir profil, çevresinde buna hayranlık duyan bir arkadaş grubu, bazen “aslan oğlum” tonuyla meseleyi parlatan aileler görüyoruz. Şiddet, statüye, cinayet ise havalı bir hikayeye çevriliyor. Bu noktada bir soruyu sormak zorundayız: Bu çocuklar suça sürüklenen mi, yoksa suçu normalleştiren bir iklimin içinde suçu sevmeyi öğrenmiş biri mi?

Yaşayan her insan, hayatın doğal akışı içinde suça karışabilir. Hiçbir zaman parçası olacağımızı aklımızdan bile geçirmediğimiz bir eylemin, bir suçun faili durumuna düşebiliriz. Ve inanın bana, niyeti olmadığı halde suça karışan kişinin pişmanlığı çok derindir. Üzüntüsü vicdan azabı çok derindir. Bunun hukukta da yeri vardır. Pişmanlık hukuk önünde de hafifletici sebeptir. Takım elbise giyerek göstermelik pişmanlıktan bahsetmiyorum. Yürekten gelen bir pişmanlıktan. Bu katillerin gözlerinde bir gram korku, yüreklerinde bir gram vicdan belirtisi yok. Hangimiz çocukken kabahat işlemedik. Küçük suçların parçası olmadık. Biz çocuklar ilk fırsatta cezalandırsın diyecek kadar fikri karanlığa kapılmış insanlar mıyız? Biz hayattan koparılan çocukları ve suç makinesi haline gelmiş olanları aynı kefeye koymaya karşıyız. Bütün mesele bu!

Tam burada kavramların nasıl bir sihirli perdeye dönüştürüldüğünü görüyorum. Bir cinayet oluyor, ortada bir çocuk cesedi var; ama tartışmanın merkezine öldürülen çocuğu değil, öldürenin mağduriyet anlatısını koyuyoruz. Kavramı yanlış koyunca vicdanı da yanlış yere park ediyoruz. “SSÇ” etiketi kimi dosyalarda bir anda failin üzerine giydirilen bir mağduriyet zırhına dönüşüyor; mağdur çocuk ise ikinci kez görünmez oluyor. Bu terslik, sadece hukuki bir tartışma değil; toplumsal psikoloji açısından da tehlikeli. Çünkü adalet duygusu zayıflarsa, suç cesaret kazanır. Merhamet, adaletin yerine geçerse merhamet olmaktan çıkar; suçun PR’ına dönüşür.

İnsan hakları elbette önemlidir. Çocuk adalet sistemi elbette ayrı bir hassasiyet ister. Ama insan haklarını, sadece failin kalkanına indirgerseniz, asıl insan hakkını, yaşam hakkınıgölgeye atarsınız. Öldürülen çocuğun hakkı da insan hakkıdır; ailenin yıkımı da toplumsal yaradır, sokakta büyüyen korku da kamusal bir meseledir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey bazen tam da böyle işler. Kötülüğün sıradanlaşması, büyük laflarla değil, küçük normalleşmelerle gelir. Alışınca sıradanlaşır, sıradanlaşınca çoğalır.

Üstelik bu tartışmada rahatsız edici bir çifte standart var. Failleri insan hakları çatısı altında koruma yarışına girenlere hayretle bakıyorum. Kendi çocuklarına okulda biri bir tokat atsa, ertesi gün şikâyetçi olurlar. Yapan da çocuk deyip geçmezler. Gereği yapılsın diye baskı kurarlar. Ama başkasının çocuğu öldürülünce bir anda bu kötülüğe bağlam aramaya, failin iç dünyasını roman gibi anlatmaya başlıyorlar. Başımıza her biri Mevlana kesiliyor, ne olursan ol gel demeye başlıyorlar. Buna demokratlık demek zor. Bu, olsa olsa uzaktan vicdandır ve uzaktan vicdan, en ucuz erdemdir. Siz çocuğu katledilen bir annenin gözüne bakarak, boğulmuş titrek sesini kulağınızda hissederek bir konuşun görelim o sahte erdeminizi! Kendilerini vicdan ehli zannediyorlar ama aslında vicdanları kurumuş haberleri yok!

Peki çözüm nerede? “Topluma kazandıralım” demek tek başına çözüm değil. Elbette kazandıracağız; fakat kazandırmak basın açıklamasıyla, sloganla, birkaç seminerle olmaz. Caydırıcılık meselesi de yanlış anlaşılıyor. Burada mesele cezayı vahşileştirmek değil; suçişleyince bir şey olmuyor konforunu kıracak kesinlik ve tutarlılık üretmektir. Toplum azılı suçlar için bile, nasıl olsa kurtulur hissine kapıldığı anda, suç bir cazibe alanına dönüşür. Çocuklar da en hızlı örnekten öğrenir. Dil bozulursa davranış daha hızlı bozulur; şiddet statüye dönüşürse, yarının faili bugünün kahkahasını rol model alır.

Bu yüzden en temel adım, kavramların hakkını vermektir. Gerçekten suça sürüklenen çocuk için ayrı, şiddeti kimlik yapan ve suçu statüye çeviren çocuk için ayrı bir çerçeve konuşmak zorundayız. İkisini aynı torbaya koymak hem mağdura ihanettir hem de gerçekten istismar edilen çocuğa haksızlıktır. Her fail mağdurdur kolaycılığı, adaleti sakatlar; adalet sakatlanınca da bedeli masumlar öder.

Her “çocuk fail” otomatik “suça sürüklenen” değildir. Bazıları suça sürüklenen değil; suçu seven çocuktur! Evet, acı ama gerçek: Suçu seven çocuklar var. Şiddeti güç, cinayeti ün, mahkemeyi sahne sanan bir iklim var. Ve sen bu iklimi, kavramlarla makyajlayarak düzeltemezsin. Bir tek şey istiyorum: Kavramları yerli yerine koyalım.

Gerçekten suça sürüklenen çocuğu koruyalım, çünkü o gerçekten mağdur olabilir. Ama suçu statüye çeviren ile suça sürükleneni aynı torbaya koyarsak, iki tarafı da yakarız. Hem mağduru ikinci kez öldürürüz hem de yarının suçunu cesaretlendiririz.

Toplum katilin hikâyesini büyütüp mağdurun adını küçülttüğü gün, suç bir sonraki çocuğa davetiye çıkarır. Bu yüzden bu soruyu sürekli sormak ve yanıt almak zorundayız. Suça Sürüklenen Çocuk mu? Yoksa bazı dosyalarda daha doğru tanımıyla “Suçu Seven Çocuk” mu? 

Kulağa sert geldiğini biliyorum, evet. Ama bazen sert cümle, yumuşak yalanın panzehiridir.

Onur Aydın

Bu yazıyı paylaş