Türkiye’de milliyetçilik, son yıllarda bir fikir olmaktan çıkartılıp bir reflekse dönüştürüldü. Sabah kahvaltısında zeytin çekirdeği boğaza takılsa “dış güçler”, akşam trafiğinde tartışma çıksa “bizi kıskanıyorlar” değerlendirmesi yapılır hale geldi. Bu açıdan bakıldığında milliyetçilik, siyasi bir doktrin olmaktan ziyade her soruna çare olduğuna inanılan manevi bir rahatlatıcı, vicdanları temiz tuttuğuna inanılan bir kamuflaj görevi görmekte. Bu coğrafyadaki bütün kutsalları kendine kamuflaj edinenlerin son hedefi elbette ki zamanında ayaklar altına aldıklarını iddia ettikleri ‘’Milliyetçilik’’ oldu. Ve bu hiç kolay değildi. Klasik olacak ama kurtlar, esir edilmezdi.

Sepete önce bir çürük elma girer ve zamanla diğerlerini de çürütmesi beklenir. Öyle de oldu aslında o sepette sağlam elma kalmadı. Yan sepetlerden durumu erken görenler çözümü kendi sepetlerinin kapağını kapatmakta buldu. Onlarda çürük yoktu ama çürük olanlarla aynı cins oldukları için onlar da çürük sanıldı. Bir süre sonra yavaş yavaş sepetin altı boşaltıldı, sağlıklı elmalar birer birer sepetlerden kayıp gitti. Doğru bir biçimde kitleselleşmesinin önü kapatılan gerçek milliyetçilik, bazen bireylerin bazen ise küçük kitlelerin büyük düşlerinden öteye geçemez hale geldi.

Bu dönüştürülmüş milliyetçiliği biraz tanımak gerekiyor. En belirgin özelliklerinden biri, soru sormayı sevmemesi. Zira soru sormak, kuşku yaratır; kuşku ise bilinenleri, öğretilmişleri ve düzeni bozar. Oysa kalıplar değerlidir: “En yüce biziz”, “Dünya bize düşmandır”, “Tarihimiz onurludur. ” Bu ifadeler bir defa duyulunca, üzerine düşünmeye ihtiyaç duyulmaz. Bu nedenle günümüzdeki bu garip milliyetçilikte tarih okumak bile tehlikeli olabilir; çünkü tarih, içerideki dogmalarla zıtlaşırsa bireylerde karmaşaya yol açar. Objektiflik, bir kere kendini gösterirse vay haline sürü başının.

Bu milliyetçiliğin en dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri, soyut bir gurur ile somut bir sorumluluk arasındaki dengesizliktir. Gurur sınırsızdır; ancak sorumluluk dışarıdan getirilen bir üründür. Eğitim sistemi eleştirildiğinde "Ancak atalarımız", ekonomi tartışıldığında "Çanakkale’de bir öğün", bilimsel geri kalmışlık söz konusu olduğunda "Ama bayrağımız" diyerek sorumluluklarını bazen yok sayan bazen ise ondan kaçan bireylerle bizi karşı karşıya bırakır. Bayrak, bu bağlamda hemen hemen tüm tartışmaları otomatik olarak sona erdiren saygın bir otoritedir. İşte bayrak gibi kutsal bir değeri, istismar etmek çok kolaydır. Sadece biraz saf veya ahlaksız olmak yeterli.

Başka bir ilgi çekici konuyu ise bu garip milliyetçiliğin estetik ile olan sınavı oluşturmaktadır. Her şey ya aşırı büyük ya da çok yüksek ya da oldukça koyu olmalıdır. Zarafet, ironi ve uzaklaşmak risklidir; zira bunlar düşünmeyi teşvik eder. Ancak doğru olan, yüksek sesle konuşmak ve cümlelerin sonunu ünlem işareti ile bitirmektir. Sesi çok çıkanın haklı olduğu, susmanın ise kendinde oluyorsa asalet başkasında olduğunda ise korkaklık olarak adlandırılmasıdır. Ünlem yoksa eğer bir aidiyet de mevcut değildir. Bağırmalı ondan olan, sesi çıkabildiğince bağırmalı. Anlamlı olmasına gerek yok. Bu trajikomik durumun en belirgin yönü, bu milliyetçiliğin genellikle ülkeye duyduğu sevgiden ziyade, eleştirilere duyduğu nefretinin olmasıdır. Ülkeye duyulan sevgi; daha kaliteli hukuk, daha gelişmiş bilim ve daha iyi bir yaşam talep etmeyi ve bunun için çaba göstermeyi gerektirir. Ancak bu, zahmet gerektirmektedir. Bunun yerine, vatan sevgisini yüksek sesle ifade etmek daha etkilidir. Nihayetinde bağırmak herhangi bir maliyet gerektirmez; ancak düşünmek ise gerçekten çaba gerektirir.

Elbette sorun, milliyetçilikte değildir; sorun, bu milliyetçilikte, milliyetçiliğin düşüncenin yerini almasıdır. Bir düşüncenin, bir ulusun bütün tarihini, mevcut durumunu ve geleceğini tek bir hisle ifade etmeye çalışması sorunun kaynağıdır. Çünkü uluslar, duygularla değil, mantıkla gelişir. Gurur, bir motivasyon kaynağı olabilir; ancak rehberlik edici bir unsur ne yazık ki olamaz.

Bu milliyetçiliğin en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendisiyle eğlenebilme, eleştirebilme veya alay edebilme cesaretidir. Çünkü kendiyle eğlenemeyen bir düşünce, eninde sonunda başkalarına saldırmaya yönelir. Bununla birlikte, özgüven, eleştiriden uzak durmakla değil; eleştiriyi kabul edebilme yeteneği ile değerlendirilir.

Özetle, semboller ve bu sembollerin anlamı elbette önemlidir; Ancak sözde kurtlar sofrasına bir de zekâ eklenmeli. Zira millet sevgisi, en çok düşünmeye cesaret edildiğinde değer kazanır. Makarna bulgur, ulur da kurdum ulur.

Altı boşaltılmış olan, sembollerimize saygıyla..

Yusuf Aksoy

Bu yazıyı paylaş