Türk Bayrağı’na, Atatürk’e ve Türk Milleti’nin varlığına yönelen saldırılar, yalnızca bireysel hadsizliklerin değil, uzun yıllardır inşa edilen zihinsel çözülmenin en aşağılık ürünüdür.

Bir milleti doğrudan işgal etmek bu çağın yöntemi değildir. Modern çağda milletler, hafızaları aşındırılarak, Milli değerleri ve kurucu felsefesi itibarsızlaştırılarak, dil ve kültür bağları çözülerek teslim alınır.

Türkiye’de yaklaşık bir asırdır yürütülen tartışmaların merkezinde de tam olarak bu vardır,
“Nasıl bir toplum yaratılmak isteniyor?”
Cevap her ne kadar ayan beyan ortada olsa da biz yine şuursuz, embesil veya kör zihinler için tekrar edelim: “ Türksüz ve Atatürksüz bir toplum”
Atatürk’ün yalnızca bir tarihsel şahsiyet olmadığını,tam bağımsızlık fikrinin, ulusal egemenliğin, akılcı devlet anlayışının ve emperyal tahakküme karşı milli iradenin sembolü olduğunu sözde tarafgirlerinden çok daha iyi anlamış durumda olan neseb-i gayr-i sahih mahlukların Atatürk’e duyulan organize nefreti de bu sebeplerden ötürü tesadüf değildir. Türk Bayrağı’ndan rahatsız olanlarla “milli devlet” fikrinden rahatsız olanlar aynı ideolojik koridorda yürürler.

Planlayıcılar öyle gizli adımlar atmadılar kendilerini satmaya hazır haysiyetsiz aparatların eliyle açık açık meydan okudular ve harekete geçtiler, önce Cumhuriyet’in fikrî omurgasını hedef aldılar, sonra devleti aidiyet yerine sadakat ilişkileriyle yöneten yapılara teslim ettiler ardından da toplumu, mezhep, etnisite, cemaat ve kimlik fay hatları boyunca parçalayarak ortak milli bilinci aşındırdılar.

FETÖ bu çürümenin devlet damarlarına sızmış en görünür biçimiydi.
PKK etnik ayrışmayı kaşıyarak milli bütünlüğü hedef aldı.
DEAŞ/İŞİD dini barbarlığa dönüştürerek toplumsal fay hatlarını derinleştirdi.
DHKP-C ise ideolojik kaosu ve sokak terörünü kullanarak devlet otoritesini yıpratmayı amaçladı.
İsimleri, yöntemleri ve kullandıkları söylemler farklı olsa da aynı karanlık amaca hizmet ettiler. Türk milletinin ortak hafızasını parçalamak, Cumhuriyet’in kurucu iradesini aşındırmak ve Türkiye’yi sürekli kriz üreten kırılgan bir yapıya dönüştürmek.

Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca birkaç terör örgütü meselesi olmadı.
Mesele; Türk milletinin tarihsel iradesini tasfiye ederek yerine edilgen, bağımlı ve yönlendirilebilir bir toplum modeli yerleştirme girişimiydi.

Bugün birçok mecrada sıradanlaşan Atatürk düşmanlığı, Türk kimliğine yönelik sistematik saldırılar ve Cumhuriyet değerlerine dönük organize itibarsızlaştırma kampanyaları birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunlar aynı ideolojik çözülmenin farklı tezahürleridir.

Çünkü bilirler:
Milli hafızasını koruyan toplumlar teslim alınamaz.
Kurucu değerleriyle bağını koparmayan milletler parçalanamaz.
Ve tam bağımsızlık fikrini yeniden hatırlayan halklar, hiçbir küresel mühendisliğin kalıcı nesnesi olmaz.

Bu yüzden mesele yalnızca siyaset değildir.
Mesele bir medeniyet ve egemenlik meselesidir.

Türkiye’nin önündeki gerçek mücadelenin artık yalnızca sınır güvenliğiyle açıklanabilecek bir mücadele olmadığı maruz kalınan şerefsiz saldırıların niceliği düşünüldüğünde çok daha net anlaşılabiliyor. Asıl savaş zihniyet, üretim, bilgi ve medeniyet alanında verilmelidir çünkü daha önce de vurguladığım gibi modern emperyalizm, artık toprak işgalinden çok daha sofistike yöntemlerle çalışır. Üretmeyen ekonomiler yaratarak, düşünmeyen nesiller yetiştirerek, toplumsal aidiyetleri aşındırarak ve milletleri kendi tarihine yabancılaştırarak hükmeder.

Bu nedenle Türk milliyetçiliği yalnızca duygusal reflekslere sıkışmış bir slogan milliyetçiliği olamaz. Gerçek Türk milliyetçiliği, aklı, bilimi, üretimi, adaleti ve tam bağımsızlığı esas alan yüksek bir medeniyet idealidir. Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil hedefi de tam olarak bunun ifadesidir. Çünkü cehaletin hâkim olduğu yerde hurafe büyür, sefaletin derinleştiği yerde bağımlılık artar, ekonomik olarak çökmüş toplumlarda ise milli irade zayıflar.

Bugün Türkiye’nin yeniden ayağa kalkabilmesi, hamasi nutuklardan değil, bilimde ilerlemekten, eğitim sistemini millî ve çağdaş bir karakterle yeniden inşa etmekten, teknolojik üretim kapasitesini yükseltmekten, hukuku yeniden güvenilir hale getirmekten ve sosyal adaleti tesis etmekten geçmektedir. Açlık sınırında yaşayan bir toplumdan büyük bir medeniyet yürüyüşü çıkmaz, yoksullaştırılmış uluslar, dış müdahalelere karşı daha kırılgan hale gelir işte tam bu sebepten ekonomik bağımsızlık, milli egemenliğin ayrılmaz parçasıdır.

Türk Milleti tarih boyunca yalnızca kılıcıyla değil, devlet aklıyla, teşkilatçılığıyla, kültürüyle ve medeniyet kurma iradesiyle var olmuştur. Bugün yapılması gereken şey de geçmişin nostaljisinde kaybolmak değil, Cumhuriyet’in kurucu dinamizmini yeniden üretmektir. Çünkü Atatürk’ün mirası, bir şahıs kültü değil, bağımsız düşünebilen, üretebilen ve kendi kaderine sahip çıkabilen bir millet idealidir.

Bu nedenle mücadele; cehalete karşı irfanı, sefalete karşı üretimi, emperyalizme karşı tam bağımsızlığı, yozlaşmaya karşı ahlakı ve parçalanmaya karşı milli birliği savunma mücadelesi olmalıdır.
Bir milletin gerçek gücü yalnızca ordusunda değil, hafızasında, karakterinde, üretim kabiliyetinde ve geleceğe dair ortak idealinde saklıdır.

Türk Milleti yeniden kendi tarihsel şuuruna döndüğü gün, hiçbir küresel mühendislik projesi bu topraklar üzerinde kalıcı olamayacaktır.

Madem ki kavga var o zaman hatırla!

Türk Uludur ve Atatürk Kaybetmez 🇹🇷

Bu yazıyı paylaş